İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesince Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumu karşısındaki salonda yapılan duruşmaya, tutuklanmalarının ardından İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanlığı görevinden uzaklaştırılan Ekrem İmamoğlu ve Beylikdüzü Belediye Başkanlığı görevinden uzaklaştırılan Mehmet Murat Çalık ile Medya AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun'un da aralarında bulunduğu bazı tutuklu sanıklar katıldı.

Bazı tutuksuz sanıklar ile avukatlarının da hazır bulunduğu duruşmada, sanıkların yakınları izleyici olarak yer aldı.

Ekrem İmamoğlu'nun babası Hasan İmamoğlu, annesi Havva İmamoğlu, eşi Dilek İmamoğlu ile bazı izleyiciler de duruşma salonunda hazır bulundu.

Duruşma, İmamoğlu'nun savunmasıyla devam ediyor.

Ekrem İmamoğlu savunması için salona geldiğinde izleyiciler “Cumhurbaşkanı İmamoğlu”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz”, “Birleşe birleşe kazanacağız” ve “Başkanlar dışarı, foncular içeri” sloganını attı.

İmamoğlu, savunmasına “Gönül isterdi ki, 600 gün sonra savunma yapacağımız bir yargı düzeni bu ülkede olmasın. Ama ne yazık ki bu bize yaşatılıyor” sözleriyle başladı. İmamoğlu, savunmasının daha önce farklı biçimlerde hazırlandığını belirterek, şöyle konuştu:

“Tabii benim savunmam ilk iki etapta çok daha genişti, farklı bir formdaydı. İlk başta talep ettiğim savunmayı başka bir formda hazırlamıştım. Oldukça genişti. Sonra ‘en son yapalım’ takdirinden sonra yine de daha fazla, daha geniş bir hazırlığım olmuştu. Ve o hazırlık daha fazla bir zaman alacaktı aslında; olamadı. Sonra malumunuz bahsettiğim gibi bir kitaba dönüştürdüğüm bir özeti vardı o ikinci savunmamın. Epeyce bir özetiydi aslında. Bugün geldiğimiz noktada aslında bu birebir bunun dördüncü versiyonu gibi de bakabiliriz. Yani ikinci celsenin bitiminde yapmış olduğum bu savunmanın da aslında daha farklı bir formata dönüştüğünü, hem gelişen olayların hem yaşananların daha fazla etkilediği ve ne yazık ki Türkiye'de, yani üç ay öncesiyle bugün arasında bile nasıl bir türbülansın yaşandığını, çok yönlü türbülansın yaşandığını ve bu türbülansın bütün oluşumlarının tamamının bizim burada duruş oluşumuzla ilişkili olduğunu, sizlere ve aziz milletimize sunma gayretinde olduğum bir savunma akışına dönüştü.”

İmamoğlu, savunmasının bugün uzun olmayacağını belirterek, “Bir aslında bitişi tasarladığım bir şekliyle sizlere ve kıymetli halkımıza sunuşumu yapacağım. Ama akşamdan sabaha bu yargılamayı derinden etkileyen olaylarla karşı karşıya kalıyoruz” dedi.

“ESENYURT'A ATANAN KAYYUM AK PARTİ SİYASETİ YAPTI”

İmamoğlu, Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer'e yönelik operasyonun yıl dönümüne dikkati çekerek, şunları söyledi:

“Dün gece çalışmalarımı bitirdikten sonra, düzeltilen televizyon yayını sisteminden dolayı, iki gün üzerine televizyona biraz bakabildim. Ve İstanbul'da bu operasyonların başladığı iki yıl önce, tam da bu günlere geliyor yıl dönümü. 30 Ekim'de, sevgili Ahmet Özer başkanımıza yapılan operasyonla beraber el konan, vurgun yapılan milli irade vurgunuyla birlikte Türkiye'nin en büyük ilçesi, 1 milyonu aşan, belki fiili yaşayanlarının 1 milyon 200 bin, 300 bin civarında olduğunu bildiğimiz Esenyurt'a kayyum atandı.

Ve bu kayyum atandıktan sonra, aslında devletin bir mülki amiri olmasına rağmen, bu kayyum bayağı bildiğiniz AK Parti siyaseti yaptı. Çok net yakın bir coğrafya, evimin, yaşamımın, hayatımın olduğu Beylikdüzü ile iç içe bir alan olduğu için de her yaptığı işlem ve eylemden haberdar oldum. Hatta bu kişi kaymakamken bir anda vali yardımcısı yapılıyor operasyondan önce, sonra o pozisyondan bu operasyon yapıldıktan sonra ısmarlama kayyum olarak atanıyor. Yani düşünün ki Esenyurt'a operasyon yapılacağı belli, kimin atanacağı belli. Önceden konumlandırılıyor İçişleri Bakanlığı tarafından, sonra kayyum olarak atanıyor. Bu kadar, yani bu kadar tesadüfün iğne deliği meselesi. Bu milletin huzurunda, gözünün önünde yapılıyor bunlar.”

“KASA EVLERİ, GİZLİ KASALAR, KİRALIK KASALAR”

İmamoğlu, dün gece televizyon ekranlarında gördüğü görüntüler üzerinden iddianamede yer alan “kasa evi” ve “gizli kasa” ifadelerini eleştirdi ve Esenyurt Belediyesi'ne yönelik operasyonda gözaltına alınan, kayyum Can Aksoy’un göreve getirdiği Yusuf Ulutaş’ın evinde yüklü miktarda döviz ve altının bulunduğunu hatırlattı. “Dün akşam görüntüleri gördüğümde, bir kasa. Bu kelimeleri hatırlayacaksınız bu iddianameden. Bir ‘kasa evi’ olduğunu gördük. ‘Gizli kasa’ların olduğu bir yeri gördük. Bu iddianamede, bu iftiraların atıldığı bu iftiranamede kasa evleri, kasa odaları, gizli kasalar, bankalardaki gizli kiralık kasalar gibi nice tarifleri gördük ve okuduk” diyen İmamoğlu, şunları kaydetti:

“Okumayı bırakın, yayladaki mini minnacık bir kasayı bile gizli kasa diye bu ülkenin bütün ahlak, bütün terbiye, iffet sınırlarını yerle bir eden TRT'nin ekranlarından izledik. Ve bu şekilde tariflenen ne varsa bu iftiranamede, hep diyorum ya, kişi kendinden bilir işi misali, bunu yazanlar ve yazdıranlar gizli kasa nedir çok iyi biliyorlar. Bunu yazanlar ve yazdıranlar kasa evleri nedir çok iyi biliyorlar. Bunu yazanlar ve yazdıranlar, bir değil 5-10 tane bankada kiralık gizli kasalar nedir çok iyi biliyorlar. Vallahi biliyorlar, billahi biliyorlar. Bakın bunu iddia etmiyorum, iddiayı aştı artık, o benim damarlarıma yerleşti. Tekrar ediyorum, vallahi biliyorlar, billahi biliyorlar.”

“Yazanların ve yazdıranların muhtemelen tarlalarında gömü var. Muhtemelen kuyuların dibinde altın var. Muhtemelen bunlar benim burada öğrendiğim Hawala diye bir sistemi kullanıyorlar. Muhtemelen buradaki insanlar döviz bürolarıyla ortak çalışıyorlar” diyen İmamoğlu, şöyle devam etti:

“Muhtemelen bunu yazanlar ve yazdıranlar, yurt dışında İsviçre'de, Lüksemburg'da orada burada hesapları var. Muhtemelen bunu yazanların ve yazdıranların, o zihniyetin offshore'da hesapları var. Benim yok. Arkadaşlarımın yok. Ne gizli kasa var, ne para kuleleri var, ne başka bir şey var. Millete yapılan zulüm var. Bu milletin cebinden çalınan paralar var. 570 milyar doları, 5 tane aksiyonla burada size yansıttım.”

İmamoğlu, görüntüleri yayımlanan evde bulunduğu belirtilen para, saat ve mücevherlere ilişkin de “Soruşturma böyle yürütülür biliyor musunuz? Delille olur, ispatla olur, tespitle olur” dedi. İmamoğlu, şöyle konuştu:

"BİR MUHALİF BELEDİYE BAŞKANI OLSAYDI..."  

“Şimdi bir hayal edin. Muhalif bir belediye başkanına, muhalif bir belediyenin, yani ben Cumhuriyet Halk Partisi belediye başkanı iken bana operasyon yapıldı. Bugün muhalif, adı Yeni Parti olsun veya X olsun. Muhalif bir belediyede bir belediye başkan yardımcısına yönelik bir operasyon yapılacak. Bir para evi bulunacak, bir para kasası bulunacak. 7 milyon dolar şu bu falan filan, neyse Allah bilir arkasında neler çıkacak ve bu 1,5 senede, bu 1,5 senede o kayyum oraya ne kadar AK Parti'de görev yapmış, ne kadar AK Parti'de bürokrat varsa, kadın kollarından, gençlik kollarından ya da AK Partili bir belediyeden bir başkan yardımcısı vesaire vesaire dolduracak. Onlarla görev yapacak. Cumhuriyet Halk Partili veya Yeni Partili veya X muhalif partili birisi bu şekilde kendi partileri kurduğu kadronun içinden bir başkan yardımcısı bir evi parayla dolduracak, ziynet eşyasıyla dolduracak ve savcılık gidecek sadece başkan yardımcısını gözaltına alıp, 5-10 tane de ona işte iltisaklı iş adamı vesaireyi gözaltına alacak, sonra da tutuklayacak. Böyle mi olurdu acaba? Yoksa oradaki belediye başkanını, meclis üyelerini… Çünkü niye? Yetmiyor, meclisi de düşürmesi lazım, meclis üyelerini aynen Esenyurt'ta yaptığı gibi.”

“AHMET ÖZER NİYE GÖREVİNE İADE EDİLMİYOR?”

Görevden alınan ve daha sonra tahliye edilen Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer'in görevini iade edilmesi gerektiğini savunan İmamoğlu, şöyle konuştu:

“‘Yolsuzluk’ dediler Esenyurt'ta, bir yıl, bir yılı aşkın süre Ahmet Özer hapis yattı. O bir yıl yatarken meğerse Esenyurt'ta götürmüşler. Nasıl diyorum götürmüşler? Bak kimseyle ilgili böyle bir şey söylemedim. Ayan beyan ortada çünkü. Ayan beyan ortada. Peki hani operasyon? Hani kayyum nerede? Niye tutuklanmadı? Niye gözaltına alınmadı? Koca bu yargının içindeki bu insanların, bu hukuksuzluğu, bu ahlak dışı, hukuk cinayeti diye tarif edilecek bir eylemi yaptı. Çıkıp niye bir tanesi Ahmet Özer'den özür dilemiyor? Niye Ahmet Özer görevine iade edilmiyor?”

“BU BİR SİYASİ DAVADIR”

İmamoğlu, İBB Davası'na ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

"Ne varsa yaşanmış olan, siyasidir. Bugün bu iftiraname; her kelimesiyle, her harfiyle siyasidir. Ve bunu aziz milletimize ve benim canım yurttaşlarıma, doğusuna, batısına, güneyine, kuzeyine, AK Partilisine, MHP'lisine, DEM'lisine, İYİ Partilisine, YENİ Partilisine, bütün partilere, bütün siyasi görüşe sahip insanlarına, Alevisi’ne, Sünni’sine, Kürt’üne, Türk’üne, Laz’ına, Çerkes’ine ilan ediyorum:

Bu bir siyasi davadır. Türkiye'de son iki yılda yapılan her iş muhalefet aleyhine, gazetecilere, sivil toplum kuruluşlarına, sendikalara, iş insanlarına, her yapılan operasyon siyasidir. Bu ülkeye ihanet operasyonlarıdır.

“MAHKEMENİN ÜZERİNE SİYASETİN GÖLGESİNİ DÜŞÜRTMEYİN”

Çok önemli bir konuyu da sadece size anlatacağım. Çok çok önemli Sayın Başkan, lütfen haberdar olmadığınızı düşünüyor ve umut ediyorum. Üç gündür devamlı söyledim. Benden önce çıkan tutuklular da söyledi. Ne dedik? Bizimle ilgili kararı siz ve heyetiniz verin dedik Sayın Başkanım, sayın heyet. Bu mahkemeye siyasetin ya da yargı mensubuyken siyasallaşmış karakterlerin gölgesini düşürtmeyin, dedik. Biz bunu başarmanızı arzu ettik, etmeye ve bu ümidi kendi adımıza değil, yüce Türk yargısı adına ve sizin şahıslarınız adına temenni ediyorum, diliyorum, arzuluyorum. Fakat belli ki birileri kararı size bırakmamaya yemin etmiş. Dün bunun çok acı ve vahim bir örneğini yaşadık Sayın Başkan."

İMAMOĞLU, MELİH GEÇEK’İN YENİDEN TUTUKLANDIĞINI AÇIKLADI: “YEDİNCİ TUTUKLAMA DEĞİL, ‘YEDEK TUTUKLAMA’”

İmamoğlu, Melih Geçek'in dün tekrar tutuklandığını açıklayarak SEGBİS üzerinden ifadesinin alınmasına ilişkin ayrıntıları anlattı. İmamoğlu, şöyle devam etti:

“Melih Geçek kim biliyor musunuz? Melih Geçek, ben gencecik yaştayken tanıdığım, böyle evi barkı olan, yuvası olan, genç yaşta evlenmiş, bakın bir şey söyleyeceğim, burada kimse alınmasın, hepinizin masumiyetine yürekten inanıyorum. Ama şurada en masum beş kişi kim deseniz, ben bir tanesi Melih Geçek derim. Masumiyetine bütün hücreme kadar inanıyorum bak, bu kadar eminim, bu kadar eminim.

Melih Geçek, dün duruşma sabahı, sabah öncesi savcı, başsavcı vekili, bütün kötü eylemlere imza atanlardan birisi, ismini verecektim ama şimdi vermiyorum, o kirli ellere bir fırsat vermemek için vermeyeceğim ismini, apar topar, apar topar ifadeye çağırılıyor. Melih Geçek'i ifadeye alıyor SEGBİS'le. Ve Melih Geçek'e SEGBİS'te İSBAK'ta bir firmayı soruyor. O firmada Melih Geçek daha öncesi sigortalı çalışmış. 2009 öncesi. ‘Bu diyor burada yüzlerce ihale almış’ diyor. O da diyor ki: ‘Yok’ diyor, ‘Benim bildiğim 2 ya da 3 tane ihale almıştır’ diyor.”

İmamoğlu, Geçek'in ifadesi sırasında başka bir kişinin araştırılmasını önerdiğini, ancak bunun kayda geçirilmediğini söyleyerek şöyle devam etti:

“İfadesini alıyor, anlatıyor Melih, gayet samimi, içten bir şekilde ifadesini veriyor. Diyor ki: ‘Melih kardeş’ diyor, ‘Sen’… Kardeşi ben ekledim. ‘Sen bir 15 gün daha düşün. Bir hazırlık yap, bir hafızanı tazele. Ben seni bir daha ifadeye çağıracağım.’ Diyor ki o da masumiyetiyle, ‘Ben duruşmaya katılabilirim değil mi?’ diyor. ‘Tabii, tabii, katıl’ diyor. ‘Sen bir 15 gün bir çalış’ diyor, ‘Ben seni hatta diyor, hafta sonu aldırırım’ diyor, ‘Hafta içi de değil, hafta sonu aldırırım, sen gene duruşmalarına katılırsın’ diyor.”

İmamoğlu, Geçek'in daha sonra cezaevine döndüğünü ve yeniden SEGBİS'le ifadesinin alındığını belirterek, şunları söyledi:

“PLANLI, TASARLANMIŞ, MELİH’İN CEZAEVİNE DÖNÜŞÜ BEKLENİYOR”

“Beni tek başıma götürüyorlar. Arkadaşlarım daha sonra geliyor. Geldiklerinde o olaya şahit olan bir arkadaşım, avukat görüşmemde seslenerek diyor ki: ‘Melih'i tekrar SEGBİS'e aldılar.’ Bakın, bizim cezaevine dönüşümüzü bekliyorlar, Sayın Başkan. Planlı, tasarlanmış, mahkeme kurulmuş, Melih'in cezaevine dönüşü bekleniyor, Sayın Başkan, sayın heyet. Sabah alınan ifadede Melih'le ilgili havale yok, mahkemeye havale yok, hiçbir şey yok. Tek başına, tek başına Melih'i cezaevine girer girmez SEGBİS'e alıyorlar, mahkemeye çıkartıyorlar. Mahkemeye havale dahi edilmemiş Melih'e tutuklama kararı veriyorlar. Bu tesadüfün iğne deliği değil mi, Sayın Başkan, Sayın Heyet? Yedek tutuklama! Bu utanmazlık değil de nedir? Hani 15 gün sonra bir daha ifade verecekti Melih. Omurgaları darmadağın olmuş, dans eder gibi burada ifade veren bir müptezelin, bana daire başkanlığı yapmış bir müptezelin bir ifadesi üzerine Erol Naim'in bir ifadesi üzerine, ‘Bu arkadaşımı dün sabah ifadesini alıyorsun, 15 gün sonra seni çağıracağım’ diyorsun, akşama tutuklama veriyorsunuz.”

İmamoğlu, savunmasında mahkeme heyetine yönelik eleştirilerini de şöyle sürdürdü:

“Sayın Başkan, sayın heyet bulunduğunuz kürsüde ahtapotun kolları var. Görüyorsunuz ya da göremiyorsunuz. Ahtapotun kolları var. Sandalyenizin etrafında, bilgisayarlarınızın içinde ahtapotun kolları var. Melih’i sabah tutuklamaya sevk etmemiş ki. Öyle olsa resmi evrakta yazar. Ama gün içinde hangi talimat gitmişse, hangi tuzak kurulmuşsa, hangi pusu kurulmuşsa Melih akşam tutuklandı. Yedek tutuklama yapıldı. Bu ‘adil yargılama’ öyle mi? Burada bir adil yargılama var. Biz de adil yargılamada savunma yapacağız öyle mi? Kim kimi kandırıyor? Bunun adı pusu. Bunun adı arkadan vurmak. Bunun adı zulüm. Bunun adı yanlı yargı, güdümlü yargı.

“KALLEŞLİK NE ZAMAN KAMU KURUMLARININ İÇİNE GİRDİ?”

Sayın Başkan, sayın heyet, soruyorum milletim, ey halkım, aziz milletimiz soruyorum; kalleşlik ne zaman bizim kültürümüze girdi? Kalleşlik bizim ne zaman kamu kurumlarının içine girdi? Kalleşlik var mıdır ya? 'Evladım, senden iyi kalleş olur, kalleş ol' diye tavsiyen var mı annesinden babasından? Var mı? Ben duymadım. Bu topraklarda kalleşlik diye bir tavsiye ben duymadım. Dilimizde bunları tarif edecek ağız dolusu laflar var ama ben bunları edemiyorum şu anda. Ama iyi biliyorum ki ne dinimizde var, ne bu toprakların inançlarında var, ne bu canım ülkenin irfanında var, ne bu canım ülkenin erdeminde var, yok, oğlu yok.”

İmamoğlu, ailesinden gördüğü değerlere de atıfta bulunarak, “Bazen bu olaylar olduğunda dönüyorum, anacığımı düşünüyorum, babacığımı düşünüyorum, dedelerimi düşünüyorum, hepsini gördüm, ninelerimi düşünüyorum, büyük dedelerimi gördüm, onları düşünüyorum. Ben kimseyle böyle bir tavsiye olarak büyümedim. Hiç kimsenin de böyle bir yol haritasıyla büyüdüğünü bu topraklarda düşünmüyorum. İnanmak istemiyorum; bir kişinin bile” ifadelerini kullandı.

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN'A SESLENDİ

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a da seslenen İmamoğlu, "Buradan uyarıyorum. Eyyy Sayın Cumhurbaşkanı; bu kalleş düzen, bu kurulu, pusu düzeni, pusu sisteminden kendini de koru. Bir hemşehri olarak, Sayın Cumhurbaşkanı, seni uyarıyorum. Bu kalleş düzenden, bu yürütülen iş ve işlemlerden, akşamdan sabaha, sabahtan akşama Türkiye'yi yöneten bir insanın bunlardan haberi olmayacağını, buna vakit bile ayırmayacağını bilerek, bu kalleşlikten sen dahi kendini koru. Seni uyarıyorum." diye konuştu.

“BEN MELİH'İ 6 AY GENEL MÜDÜR ATAMADIM, BEKLETTİM”

İmamoğlu, Melih Geçek'in İBB'deki görevine nasıl getirildiğini anlatarak kendi yönetim anlayışına ilişkin şu ifadeleri kullandı:

“Melih ahlaklı ama bir o kadar da tutarlı, bir o kadar da mert, bir o kadar da cesur biliyor musunuz? Melih sessiz, sakin, kendi halinde, herkese saygılı ama bir o kadar da kararlıdır. Mücadelecidir. Melih, benim yol arkadaşım, siyaset yaptı gençlik kollarında. Bana yöneticiler ‘Melih Genel Müdür olacak, istiyoruz olmasını’ dedikleri de altı ay beklettim, daha iyisini bulun dedim. Ben Melih'i genel müdür atamadım, biliyor musunuz? Bak başkaları kardeşini, abisini, ablasını, dayısını, genel müdür, bakan yardımcısı atamak için o da odayı gezip Cumhurbaşkanına onaylatırlar ama ben atamadım. Ona az güvendiğim için, yeteneklerini bilmediğim için değil, tam aksine yol arkadaşım, siyaset yaptık birlikte deyip altı ay beklettim. Genel sekreter orada, insan kaynakları danışmanı orada, altı ay beklettim. Altı ay sonra önüme getirdiler, dediler ki üç kişi var ama 'yine biz Melih'i istiyoruz' dediler, ben de ondan sonra Melih'e onay verdim.”

İmamoğlu, Geçek'in daha sonra genel müdürlük yaptığını ve operasyon kapsamında tutuklandığını söyledi.

“TÜRKİYE'NİN BUGÜN İÇİNDE BULUNDUĞU ŞARTLARI BU ÜLKENİN KADERİ OLARAK GÖRMÜYORUM”

Savunmasında Türkiye'ye ilişkin de değerlendirmelerde bulunan İmamoğlu, şunları söyledi:

“Ben Türkiye'nin bugün içinde bulunduğu şartları bu ülkenin kaderi olarak görmüyorum. Ben, kaderin bu ülkenin, bu yurttaşların nasıl yaşayabileceğinin, yine bu yurttaşların kendi ellerinde olan bir süreç olduğunu düşünüyorum. Yoksulluk kaderimiz değildir. Adaletsizlik kaderimiz değildir. Korku kaderimiz değildir. Kutuplaşma kaderimiz değildir. Sinmek kaderimiz değildir. Bir kişiye esir olmak, kaderimiz hiç değildir. Gençlerimizin başka ülkelerde gelecek araması kaderimiz değildir. Kadınların kendilerini güvende hissetmediği bir ülke kaderimiz değildir. Depremde betonların altında 50-60 bin insanın ölmesi kaderimiz değildir. Çalışanın yoksul kaldığı, emeklinin geçinemediği, emeklinin torununa 5 lira, 10 lira dahi veremediği bir ülke kaderimiz değildir. Çiftçinin toprağından uzaklaştığı, köylerin boşaldığı, üretimin olmadığı, açlığın sefaletin kol gezdiği, bu ülkenin kendine yetemeyen bir ülke olduğu biçimi kaderimiz değildir. Girişimcinin önünü göremediği, burada üretemediği, burada yapamadığı buluşları dünyanın başka ülkelerinde yapıp biz de buradan gurur duyuyoruz, seninle buradan el sallamak kaderimiz değildir.

“VATANDAŞIN KENDİ DEVLETİNDEN KORKTUĞU BİR DÜZEN KADERİMİZ DEĞİLDİR”

Bizim insanımız yeteneksiz değildir. Bizim insanımız yeteneklidir. Dünya, havada uçan araba, ters dönüp tekrar konan arabayı gösteriyor şovunu yapıyor. Bu şovu yapan ülkenin başındaki adam bizimle dalga geçer gibi ‘dostum dostum’ deyip bütün kötü işleri bize yaptırıyor. Siz de burada nelerle uğraşıyoruz, ondan sonra çok sıkışırsam da ‘eyyy’ deyip buradan nara atıyoruz. Bu sesi duymak bizim kaderimiz değildir. Vatandaşın kendi devletinden korktuğu bir düzen kaderimiz değildir.”

“SEN NE BÜYÜKSÜN MEHMET AKİF, SEN NEYİ GÖRDÜN DE İSTİKLAL MARŞI'NI ‘KORKMA’ DİYE BAŞLATTIN”

İmamoğlu, Mehmet Akif Ersoy ve İstiklal Marşı üzerinden de konuştu:

“Ya sen ne büyüksün Mehmet Akif ya. Sen neyi gördün de İstiklal Marşı'nı ‘korkma’ diye başlattın. Sana kurban olurum Mehmet Akif. Hani Kur'an-ı Kerim ‘ikra’ diye başlamış ya, ‘oku’ demiş ya. O kadar önemli biliyor musunuz bu millete emanet olan o İstiklal Marşı'nda Mehmet Akif'in 'korkma' diyerek başlaması. Korkma demiş bize. Bunu hisseden var mı içinde? Ben hissediyorum. Diyorum ya o dörtlüğü sanki benim için yazmış diye. Korkmayı da benim için yazmış diyorum ya. 87 milyon insan da bunu diyecek, benim için yazmış, korkma. Sen kimsin de senden korkacağım ya.”

“BU MAHKEMEYE YA SIRTIMIZI DAYAYACAĞIZ YA DA SİZE RAĞMEN BU MİLLET SIRT SIRTA VERECEK”

İmamoğlu, duruşma salonundaki jandarma ve infaz koruma memurlarına da seslenerek, “Şuradaki jandarma kardeş benden niye korkacak ya. İnfaz memuru benden niye korkacak ya. Kimsin? Allah'ın kulusun; bir. Bu devletin, bu memleketin bir yurttaşısın; iki. Kanunun önünde eşitiz; üç. Sen neysen ben oyum; dört” dedi.

İmamoğlu, mahkemenin vereceği karara ilişkin ise “Bu mahkeme ya bunu temsil edecek, sırtımızı size dayayacağız ya da size rağmen bu millet sırt sırta verecek, herkesle mücadele edecek. Bunu unutmayın” ifadesini kullandı.

“TÜRKİYE HAYALİMİZE BÜTÜN KALBİMLE, BÜTÜN AKLIMLA, BÜTÜN RUHUMLA İNANIYORUM”

Ekrem İmamoğlu, Türkiye'nin geleceğine ilişkin umudunu koruduğunu belirterek, şunları ifade etti:

“Ben bütün bu kötülüklere razı değilim. Çünkü ben bu ülkeyi tanıyorum. Bu milletin neler yapabileceğini biliyorum. Enerjisini biliyorum, zekasını biliyorum. Vicdanını biliyorum, çalışkanlığını biliyorum. Benden daha çalışkan, benden daha zeki, benden daha enerjisi yüksek 10 milyonların bu ülkede yaşadığını biliyorum. Türkiye'nin en iyi haline ulaşacağını ben biliyorum. İnancım onun için yüksek. Onun için 12 metrekareden korkmadan sesimi yükseltiyorum. Onun için 12 metrekare bana Türkiye Cumhuriyeti'nin 786 bin kilometrekaresi gibi geliyor. Onun için birilerine saray 12 metrekareden bile küçük geliyor.

Türkiye hayalimize bütün kalbimle, bütün aklımla, bütün ruhumla inanıyorum. Benim hayalim büyük kardeşim. Herkes hayal kursun. Ben köyde çocukken, köyde evimiz denize bakan yamacın oturduğumda önümden sahil yolundan arabalar geçiyorken, vallahi dünyanın her yerini hayal ediyordum. Başta İstanbul olmak üzere, dünyanın her yerini hayal ediyordum. O arabayla oraya gidelim, o tırla oraya bir şey taşıyalım. Ticaret hayal ediyordum. Her şeyi hayal ediyordum. 1976'dan 77'den bahsediyorum. Trabzon'un Akçaabat ilçesinin Yıldızlı köyünün sahilindeki yamaçtan bahsediyorum. Karadeniz'e bakarken kurduğum hayallerden bahsediyorum. Etiler'den, Ulus'tan bahsetmiyorum ya. Ben o gün o hayalleri kuruyorsam bugünün Türkiye'sinde benim hayalim onun yanında çırak kalır. İçimde şüphenin kırıntısı bile yok. Böyle bir Türkiye mümkündür. Böyle bir Türkiye bu milletin hakkıdır."

İMAMOĞLU'NUN SAVUNMASININ 1. GÜNÜNDE NELER SÖYLEDİ?

İMAMOĞLU'NUN SAVUNMASININ 2. GÜNÜNDEKİ İFADESİ

İMAMOĞLU SAVUNMASININ 3. GÜNÜNDE

“GÜÇLÜ DEVLET YURT DIŞINDAN İTHAL ETTİĞİ MAKAM ARABALARINI ARKA ARKAYA DİZİP, ÇAKARLARINI YAKARAK OLMAZ”

İmamoğlu, güçlü devlet anlayışını makam araçları üzerinden de eleştirdi. İmamoğlu, “Güçlü devlet budur. Güçlü devlet, yurt dışından ithal ettiğin tanesi 1 milyon dolarlık, 2 milyon dolarlık makam arabalarını arka arkaya dizip, çakarlarını yakarak güçlü devlet olmaz. Bu duruma düştük ey halkım, bu duruma düştük. Güçlü devlet tümüyle fakirleşmiş, yoksullaşmış bir ortamda Sümerbank'ı kurmaktır, Etibank'ı kurmaktır, şeker fabrikalarını kurmaktır 100 yıl önce. Şimdi başka bir şeyini, başka bir formunu, başka bir Cumhuriyet'in formunu bu ülkeye kazandırmak zorundayız, demokrasiyle güçlü” dedi.

“GÜÇLÜ DEVLET YETMEZ, GÜÇLÜ TOPLUM GEREKİR”

İmamoğlu, güçlü devletin yanı sıra güçlü ve huzurlu bir toplum gerektiğini söyledi. İmamoğlu, insanların korktukları için konuşamadığı bir ülkenin huzurlu sayılamayacağını ifade etti ve şöyle devam etti:

“Güçlü devlet yetmez, güçlü toplum gerekir. Huzurlu toplum gerekir, zengin toplum gerekir. Huzur dediğim şey sessizlik değildir. İnsanların korktukları için konuşmadıkları bir ülkeye huzurlu ülke denmez. İnsanların kimliklerini sakladıkları, düşüncelerini söylemekten çekindikleri, örgütlenmekten korktukları, birbirlerine kuşkuyla baktıkları bir toplum huzurlu değildir, olamaz. Huzur güvende olmaktır, güvende. Güvende hissedecek insan kendisini.

Başına bir iş geldiğinde devletinin seni geride bırakmayacağını bilmektir. Bir deprem olduğunda devletin geleceğine güvenmektir, bir yangında, kazada, felakette yalnız kalmayacağını bilmektir. Haksızlığa uğradığında karşısında kim olursa olsun hukukun seni koruyacağına tamamıyla güvenmektir. Kendinden farklı olandan korkmadan yaşamaktır. Güvende olmak budur. Düşüncesini özgürce söyleyebilmektir, inancını da özgürce yaşayabilmektir. Özgürce örgütlenebilmek, hakkını arayabilmek, itiraz edebilmektir.”

“TÜRKİYE KENDİ İÇİNDE KAVGA ETMEKTEN YORULDU”

Türkiye’de toplumsal barışın sağlanması gerektiğini, insanların birbirine güvenmesini isteyen İmamoğlu, şöyle konuştu:

“Huzur, devletine güvenen insanlardan oluşan toplumdur. Bunun kadar önemli olan bir başka güven daha vardır: Birbirimize güvenmek. Birbirimize güvenebilmek. Türkiye kendi içinde kavga etmekten yoruldu, yeter ya! Milleti böyle, böyle parçalaya, parçalaya... Böyle çatık kaşlar, asık suratlar... Yeter ya! 20 yıl, 25 yıl aynı koltuktan insanlara korkuyu, öfkeyi, şiddeti, kötü kötü göstermekten yeter, bıktı mı millet? Güler yüz istiyor insan. Samimiyet istiyor, neşe istiyor, umut istiyor. Kimliklerimizi birbirimize karşı silah haline getirmekten yoruldu. Mahallelerimizi birbirinden ayırmaktan, yaşam tarzlarımızı yarıştırmaktan, farklılıklarımızı sürekli bir korku sebebi haline getirmekten yoruldu. Biz bunu değiştireceğiz. Biz bunu İstanbul'da yaptık. Millet bundan memnun oldu, mutlu oldu.”

“TÜRK’ÜN KÜRT’TEN, KÜRT’ÜN TÜRK’TEN ŞÜPHE ETMEDİĞİ BİR TÜRKİYE”

İmamoğlu, Türkler ve Kürtler arasında korku ve şüphe olmaması gerektiğini belirterek, herkesin kendisini eşit hissettiği bir Türkiye istediğini söyledi ve şunları kaydetti:

“Türk’ün Kürt'ten, Kürt'ün Türk'ten şüphe etmediği bir Türkiye. Bir korku paranoyası var, bundan kurtulan bir Türkiye istiyoruz biz. Her Kürt, en az benim kadar vatanseverdir, ben her Kürt vatandaşıma öyle bakıyorum. Ben en az benim kadar İstanbul'u seviyor, en az benim kadar Trabzon'u seviyor, ben de en az onun kadar Diyarbakır'ı, Hakkari'yi seviyorum. Ben Van'da ne kadar eşit hissedersem, o da benim köyümde o kadar eşit hisseder topraklarda. Sünni’nin Alevi’ye, Alevi’nin Sünni’ye kuşkuyla bakmadığı bir Türkiye kimseye inancını dayatamaz, öğretmeye kalkmazsın ya. Herkes inancını yaşayacak.”

“SOFRAYI BÜYÜTECEKSİNİZ KARDEŞİM”

İmamoğlu, Türkiye’nin nasıl yönetildiğinin anlaşılması için “sofra” benzetmesi yaparak “Bir memleket nasıl yönetildiğini, insanına nasıl davrandığını anlamak istiyorsanız bazen her şeyden sıyrılıp önce sofranıza bakacaksınız. Kimler oturuyor o sofrada? Kimler ayakta bekliyor, kimler kapıda bırakılmış? Kimin önüne bir lokma ekmek koyulmuş, kimin tabağı boş? Ve en önemlisi o sofrada kimin söz hakkı var? Kim ötelenmiş? Bizim bu topraklarda sofra adabı çok kıymetlidir... Kapı çalınır bir kişi daha gelir. Ne yaparız, hemen yana kayarız. Ona yer açarız. Bir tabak daha koyarız sofraya. Gerekirse ekmeği biraz daha ince böleriz ama paylaşırız ama kimseye sana bu sofrada yer yok demeyiz, der miyiz, demeyiz. Çünkü biliriz ki kalabalık sofra bereketlidir. Lokma paylaştıkça çoğalır. “Sofrayı büyüteceksiniz kardeşim. Lokmayı adil bölüşeceksiniz. Ekmeği çok üreteceksiniz, adil bölüşeceksiniz. Ve bu ülkenin sofrasında kimse misafir değildir, bunu unutmayın. Herkes bu memleketin eşit ve onurlu bir parçasıdır" diye konuştu.

“BİZİ BİRBİRİMİZİN VARLIĞIYLA KORKUTTULAR”

İmamoğlu, farklı kimliklerin ve toplulukların birbirine karşı tehdit olarak gösterildiğini belirterek, şöyle konuştu:

“Bu hakikati yıllarca unutturmaya çalıştılar bize yıllarca. Bir başkasına yer açarsan, senin yerin daralır dediler. Yerini çalar bile dediler. Bizi birbirimizin varlığıyla korkuttular. Sofrayı daralttık, kapıları kapattık, birbirimize mesafe koyduk. Aramıza bariyerler oluşturduk. Sonra da bu memleket neden huzur bulamıyor diye sorduk, utanmadan.

“40’LAR MECLİSİ” ANLATISI

Ben bu sofra anlayışının en güzel, en derin karşılıklarından birini ilk tanıdığımdan itibaren Alevi canların kadim geleneğinde kültüründe 40'lar Meclisi'nde buldum. Ben Sünni kültürüyle yetiştim Sünni’yim. Ama orada buldum, yaşadım. 40'lar Meclisi'nde sofra, yalnızca lokmanın paylaşıldığı bir yer değildir. Aynı zamanda bir meydandır. Orada kimse inancıyla kimliğiyle bir başkasından üstün değildir, her can kıymetlidir. Küçük de uludur, büyük de. Birbirine kırgın 2 can varsa önce gönüller alınır. Çünkü bilinir ki gönül kırıklığıyla birlik kurulmaz. Birinin derdi herkesin derdi, birinin sevinci herkesin sevinci olur. Ve o meydanda hep o güzel söz söylenir, 1'imiz 40'ımız, 40'ımız 1'imiz. Ben bu sözü bugüne kadar okuduğum nice demokrasi tarifinin en sade, en insani ve en derinlerinden biri olarak görüyorum. Birimiz 40'ımız, 40'ımız birimiz. Bak sen şusun, sen busun demiyor. Ne olursan ol gel diyor. İster Hacı Bektaş'a gidelim, ister Mevlana'ya gidelim, ister diğer erenlere gidelim.”

“İŞTE BENİM TÜRKİYEM DEDİĞİM YER BU MEYDANDIR”

İmamoğlu, farklı inanç ve kimliklerin bir arada yaşaması gerektiğini belirterek, “İşte tam da buradan bakarsak Alevi canlar da bu ülkede cumhuriyetin ve demokrasinin en önemli sigortası ve savunucusu olduğunu hepimiz biliyoruz” dedi. İmamoğlu, şöyle devam etti:

“Ve kendime soruyorum bu memleketin kendisi neden kocaman bir 40'lar Meclisi olmasın? O meydanda Alevi’si, Sünnisi, Ermenisi, Süryanisi, Kürt’ü, Türk’ü, herkes, Çerkez’i, Laz’ı, kimse kimseye sen neden buradasın diye sormadan neden birlikte olmayalım? Olmak zorundayız zaten. Ne güzel bir birliktelik. İşte benim Türkiyem dediğim yer bu meydandır.”

İmamoğlu, “o sofrayı birlikte kurma” sözünden vazgeçmeyeceğini belirterek, “Ekmeğimizi de sözümüzü de birlikte paylaştığımız bir memleket için yürümeye devam edeceğim. 72 millete bir nazarla bakan bir memleket için bu yoluma asla sapmadan devam edeceğim” dedi.

CEMEVİ ANISI...

İmamoğlu, Aleviliği siyasete başladıktan sonra tanıdığını anlatırken, annesiyle birlikte bir cemevine gittiği anısını da şöyle anlattı:

“Ben anacığımla, ben siyasete başladığımda Aleviliği tanıdım. İtiraf etmiyorum, bunu yeri tutmuyor, böyle. Yani birçok şeyi hayatta insan öğreniyor. Baktım ki yani nasıl şeylerle insanların aklı, ben kaldı ki hiç kimseyi ayırt etmeden hayatımı geçirdim. Öyle bir aile terbiyem var Allahıma şükür. Kürt ortağım oldu, çalışanlarım oldu. Alevi ortağım oldu. Anneciğime dedim ki bir gün, ilçe başkanıyım Cumhuriyet Halk Partisi dönemimde, ‘Bugün’ dedim, ‘Cemevine gideceğim, senle oraya gideceğiz anne’ dedim Muharrem ayında. ‘Uşağım ben oruçluyum’ dedi. Dedim: ‘Tamam, orada lokma yiyeceğiz, orada da insanlar oruçlu’ dedim. ‘Yapma ya’ dedi. Anacığımla gittik. Pırlanta gibi insanlar, her gittiğimde beni her biri anne gibi karşılayan anneler, kadınlar yine karşıladı, annemin de gözleri doldu. Orucunu açtı insanlar, dualar edildi. Çıktık arabaya bindik, annemin ilk lafı ne oldu biliyor musun? ‘Uşağım’ dedi, ‘Amin demiyorlar, Allah Allah diyorlar, daha güzelmiş’ dedi ya. O kadar hoşuma gitti ki anamın o tarifi. Birbirimizin hakkında bilgimiz yok, aramızda dağlar var.”

“TÜRKİYE'NİN ÇEŞİTLİLİĞİ, ZAAFI DEĞİLDİR”

İmamoğlu, farklı yaşam tarzlarının birbirine tehdit olarak görülmediği bir Türkiye hedeflediğini söyledi ve “Dindar seküler yaşam tarzını tehdit saymayacak birbirine. Sekülerin dindarın inancından endişe etmediği bir Türkiye kuracağız. Birbirimize benzediğimiz için değil, birbirimizden farklı olduğumuz halde aynı ülkeye ait olduğumuz için güçlü olacağız” dedi. İmamoğlu, Türkiye’nin çeşitliliğinin ülkenin gücü olduğunu belirterek, şöyle konuştu:

“Çünkü Türkiye'nin çeşitliliği zaafı değildir. Onun için Türkiye'nin çeşitliliğine Türkiye'nin gücü olarak baktım ve bakıyorum. Farklı kimliklerimiz olacak, farklı inançlarımız olacak, farklı hayatlarımız olacak, farklı fikirlerimiz, farklı siyasi tercihlerimiz olacak ama ortak bir vatanımız var bizim. Ortak bir Cumhuriyetimiz var, ortak hukukumuz var ve en önemlisi ortak geleceğimiz olacak. 1 milimetrekareye bu ülkenin zarar getirmeyeceğiz. Ulusal bütünlüğümüzü kimse bozamayacak. Kendi tarihiyle ve kendi toplumsal çeşitliliğiyle barışık bir Türkiye kuracağız. Geçmişini inkar etmeyen, acılarını görmezden gelmeyen, farklılıklarını tehdit değil zenginlik sayan bir Türkiye. Kendisiyle kavgası olmayan bir Türkiye. Bizim huzur anlayışımız budur.”

“İNSANLAR TORPİL ARAMAK ZORUNDA KALMAYACAK”

İmamoğlu, huzurun bir diğer ayağının da geleceğe güven olduğunu vurgulayarak, savunmasına şöyle devam etti:

“Bir anne baba çocuğunu devlet okuluna gönderdiğinde az önce söylediğim gibi ‘Benim çocuğum iyi eğitim alacak, yeteneği varsa önüne her kapı açılacak’ diyecek. Çalışırsa iyi işe girebileceğini bilecek. Kim olursa olsun bu ülkede hakim, savcı, vali, kaymakam, bakan, başbakan, cumhurbaşkanı olabileceğini bilecek. Kimse bizi aldatmasın yani. ‘Biz ayrımcı değiliz!’ Yahu sen seçimin meydanlarında milleti bölmüşsün zaten yıllarca. Hem de ikiye de bölmedin. Torpil aramak zorunda kalmayacak, bu ülkede insanca yaşayabileceği bir gelir elde edebilecek. İşte huzur bu.

Genç bir insan ‘Yarın işsiz kalırsam ne olur?’ diye korkmayacak, çalışan ‘Hastalanırsam ailem ne olur?’ diye korkmayacak, emekli ‘Ay sonunu nasıl getiririm?’ diye korkmayacak, çiftçi bir yılın emeğinin karşılığını alıp alamayacağını düşünerek toprağa küsmeyecek, esnaf yarın hangi kuralın değişeceğini düşünerek yaşamayacak. Meclis üyesi, yurtdışında kaçak olan evladını Türkiye'ye getirirsek AK Parti'ye oy vereceksin, yoksa getirmeyiz diye bir muameleye tabi kalmayacak. Bir belediye başkanı, ‘Seni hapse atarız ya da bize geçeceksin’ diye bir muameleye tabi kalmayacak.

“ÇOCUKLARINA VERDİĞİ DEĞERLE ÖLÇÜLECEK BİR ÜLKE OLACAĞIZ”

Benim çocuğum doğdu, ne olursa olsun ücretsiz eğitimle en üst seviyeye çıkabilir diyecek. Zenginsem okutabilirim, değilsem okutamam demeyecek. Kreş lüks değil. Anadolu'nun en ücra noktasında bile 3 yaşında çocuğunu kreşe yollayan, aynı zamanda çiftçilik yapan anneleri ben hayal ediyorum. İnsanlar yarınlarına güvenecek. Bu güveni sağlıkta da eğitimde de somutlaştıracağız. Sağlık hizmetini bir lütuf değil temel bir hak olarak göreceğiz, her yurttaşın ulaşabildiği, kaliteli, insan onuruna yakışır. Eğitimde hedef diploma değil, bugünkü sistemde zaten diplomayı elinden alıyorlar. Çocuklarımızı özgür düşünen, sorgulayan, üreten, dünyayla rekabet eden bireyler olarak yetiştireceğiz. Bu ülkede hiçbir çocuğun kaderi, doğduğu evin imkanlarıyla sınırlı kalmayacak bir ülke var edeceğiz. Devlet okulları fırsat eşitliğinin gerçek kapısı olacak. Bu ülkenin itibarı binaların ihtişamıyla değil, çocuklarına verdiği değerle ölçülecek bir ülke olacağız."

“İLK KEZ BİR KUŞAĞIN BİR ÖNCEKİ KUŞAKTAN DAHA YOKSUL OLDUĞU BİR TÜRKİYE'Yİ KABUL ETMİYORUZ”

İmamoğlu, Türkiye’de kuşaklar arasındaki ekonomik gerilemeye de dikkati çekti ve “İlk kez bir kuşağın bir önceki kuşaktan daha yoksul olduğu bir Türkiye'yi biz kabul etmiyoruz. İlk kez bu ülkede bir kuşak daha önceki kuşaklardan çok yoksul ve bu yoksulluğu kapatmak kolay olmayacak, bakın uyarıyorum. O 570 milyar dediğin sadece bunun bir görünen kısmı, sebebi bu. Yoksa İBB'de bulunamayan 560 kuruş değil. Bu ülkede özgürce üreten, dünyayla yarışan, ‘iyi yaşamak için Türkiye'de kalmak durumundayım’ diyen bir gençlik var edeceğiz. Yapay zekadan biyoteknolojiye, yeşil enerjiden ileri imalata, sağlık teknolojisine kadar dünyanın geleceğini belirleyen Türkiye'nin gençlerini alan açacağız. Çocuklarımızı gelmekte olan dünyaya hazırlayacağız. Çünkü huzur sadece güvenlik değil, gelecek güvencesidir” diye konuştu.

“TÜRKİYE'NİN ZENGİNLİĞİNİ BİRKAÇ KİŞİNİN ZENGİNLİĞİYLE ÖLÇEMEYİZ”

Ekrem İmamoğlu, savunmasında yurttaşlara da çağrıda bulunarak, şunları kaydetti:

“Türkiye'yi zenginleştirmek zorundayız. Türkiye'nin zenginliğini birkaç kişinin zenginliğiyle ölçemeyiz, böyle bir rezalet olmaz. Bu ülkenin gerçek zenginliği vatandaşın hayatıdır. Çalışanın emeğinin karşılığını alabilmesidir. Emeklinin onuruyla yaşayabilmesidir. Çiftçi ürettiğinin karşılığını alabilmesidir. Genç, iyi bir eğitimden sonra işe ulaşabilmesidir. Bir çocuk hangi ailede doğduğuna bakılmaksızın yeteneğine göre büyüyebiliyor mu, ona bakabilmektir. Bir kadın ekonomik bağımsızlığa sahip olabiliyor mu, onu sağlayabilmektir. Vatandaş çalışarak ev sahibi olabileceğine, çocuk okutabileceğine, geleceğini kurabileceğine inanıyor mu? Bunun cevabını bulabilmektir. Bizim siyaset anlayışımızın ölçüsü budur.

“BÜYÜK BİR TÜRKİYE İKTİSAT SEFERBERLİĞİ BAŞLATACAĞIZ”

Ürettiğimiz zenginliği adil paylaşacağız. İşçinin, çiftçinin, sanayicinin, esnafın, girişimcinin, sendikanın, kooperatiflerin, akademisyenin, gençliğin, kadının, yerel yönetimlerin, meslek örgütlerinin katıldığı büyük bir Türkiye iktisat seferberliği başlatacağız. Büyük bir seferberliğe ihtiyacımız var, çok geriye düştük ey dostlar. Çok geriye düştük ey halkım. Bir aldatmacayla karşı karşıyayız. Uyan ey halkım. Ayağa kalk ey halkım. Harekete geç ey halkım. Sesini yükselt ey halkım. Planlamayı, teşebbüs hürriyetiyle, kamusal aklın piyasanın yaratıcılığıyla sosyal adaleti üretim gücüyle birleştireceğiz. Hedefimiz üretken, adil, özgür, sürdürülebilir, dünyayla rekabet edebilir bir ekonomi olacak. Birlikte iktisadi anayasamızı yazacağız.

İşçinin, çiftçinin, sanayicinin, esnafın, girişimcinin, sendikaların, kooperatiflerin, akademisyenlerin, gençlerin, kadınların, yerel yönetimlerin, az önce ifade ettiğim gibi her birlikte ayağa kalktığı bir Türkiye üreteceğiz. Ne keyfi devletçilik, ne kuralsız bir ekonomi. Ne yalnız borçla dönen bir düzen, ne de birkaç çevreye imtiyaz dağıtan bir büyüme modeli. Planlamayı, teşebbüs hürriyetiyle, kamusal aklın piyasanın yaratıcılığıyla sosyal adaleti üretim gücüyle buluşturacağız. Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında Türkiye'nin yeni kalkınma rotasını çizeceğiz. Yapısal reformları kararlılıkla hayata geçirerek üretimde, teknolojide, verimlilikte, katma değerde büyük bir sıçrama gerçekleştireceğiz.

Bir sıçramanın anahtarı güvendir. Ekonominin patronu güvendir. Hukuka, kurumlara, kurallara, yarınına güven bu topraklara döndüğünde yatırım da dönecek, üretim de büyüyecek. Üreten kazanacak, yatırım yapan kazanacak, alım teri kazanacak, bilgi teknolojik girişimcilik kazanacak. Zenginleşme sosyal adaletle birlikte ilerleyecek.

“KURTULUŞ YOK TEK BAŞINA, YA HEP BERABER YA HİÇBİRİMİZ”

Hiç kimse tek başına kurtulmaya çalışmayacak. Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz. Birlikte üreteceğiz, birlikte güçleneceğiz, birlikte zenginleşeceğiz. Ürettiğimiz refahı adil biçimde paylaşacağız. Ülke büyüyecek, milletin sofrasındaki ekmek küçülmeyecek. Refahı rakamlarla değil, insanların hayatında göreceğiz.”

“BU MU ADİL YARGILAMA? BUNUN ADI PUSU”

İmamoğlu, mahkeme heyetine daha önce de yargılamanın siyasetin etkisinden uzak yürütülmesi çağrısı yaptığını belirterek, şöyle konuştu:

“Üç gündür sürekli aynı şeyi söyledim. Benden önce tahliye edilen tutuklular da dile getirdi: ‘Bizimle ilgili kararı siz ve heyetiniz verin.’ Bu mahkemeye siyasetin ya da yargı mensubu olmasına rağmen siyasallaşmış karakterlerin gölgesini düşürtmeyin, dedik. Bunu başarmanızı arzu ettik, hâlâ da ediyoruz. Bu temennimi kendi adımıza değil, yüce Türk yargısı ve sizin şahsınız adına dile getiriyorum.

Fakat belli ki birileri kararı size bırakmamaya yemin etmiş. Dün bunun çok acı ve vahim bir örneğini yaşadık.”

İmamoğlu, “Sayın Başkan, Sayın Heyet, bulunduğunuz kürsünün çevresinde ahtapotun kolları var. Görüyorsunuz ya da göremiyorsunuz. Sandalyenizin etrafında, bilgisayarlarınızın içinde ahtapotun kolları var” dedi.

İmamoğlu, Geçek’in masumiyetine inandığını belirterek, “Şurada en masum beş kişiyi saymamı isteseniz, birinin Melik Geçek olacağını söylerim. Masumiyetine bütün hücrelerime kadar inanıyorum. Bu kadar eminim!” dedi.

 SAVCILIK: “TUTUKLAMA NEDENİ BULUNUYOR”

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu tarafından hazırlanan tutuklama talebinde, Geçek’in daha önce çalıştığı Netuce isimli firmanın İSBAK A.Ş.’den ihale aldığı belirtildi. Talep yazısında Geçek’in İSBAK’ta genel müdür vekili ve yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptığı, son olarak İSTTELKOM A.Ş.’de genel müdürlük görevini yürüttüğü kaydedildi.

Savcılık, Geçek’in Ekrem İmamoğlu tarafından Beylikdüzü’nde İBB’nin bilişim işlerinden sorumlu olarak görevlendirildiğini, birden fazla belediye iştirakinde üst düzey yöneticilik yaptığını ve görev yaptığı dönemlere ilişkin “birçok usulsüz eyleminin bulunduğunu” ileri sürdü.

“Şüphelinin üzerine atılı suçu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve tutuklama nedeninin bulunduğunu" ifade eden Savcılık,  Geçek’in 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi uyarınca tutuklanmasanı talep etti.

GEÇEK: “İHALEYE FESAT KARIŞTIRABİLECEK BİR GÖREVİM YOKTUR”

Geçek, 16 Ekim’de SEGBİS üzerinden alınan ifadesinde suçlamaları reddetti. İfade tutanağında Geçek’in, Netuce isimli firmada daha önce çalıştığını, İSBAK’ta görev yaptığı dönemde bu firmayla ilgili sorular yöneltildiğini anlattığı görüldü. Geçek savunmasında, “Ben yüzüme karşı ayrıntılarıyla anlatılan suçlamayı anladım, savcılıkta ifade vermiştim, o ifademi aynen tekrar ederim. İSBAK’taki konumum gereği ihaleye fesat karıştırabilecek bir görevim yoktur, suçlamayı kabul etmiyorum” ifadelerini kullandığı öğrenildi.

Geçek’in avakatı da müvekkilinin doğrudan ihalelere müdahale etme imkânı bulunmadığını savundu. Müdafi, Geçek’in 15 Ağustos 2019 ile 12 Eylül 2019 arasında İSBAK A.Ş.’de genel müdür vekili olarak görev yaptığını, 29 Temmuz 2019 ile 11 Ağustos 2020 arasında ise yönetim kurulu üyeliği yaptığını belirtti.

"ADLİ KONTROL YETERLİ DEĞİL"

İstanbul 5. Sulh Ceza Hâkimliği’nin 16 Ekim 2026 tarihli kararında şüpheli hakkında "tutuklama koruma tedbirine karar verilebilecek ölçüde kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delil ve olguların bulunduğu" belirtildi.

Kararda, ifade tutanakları ile araştırma ve kolluk tutanaklarının birlikte değerlendirildiği; delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme ya da tanıklar, mağdurlar veya başkaları üzerinde baskı kurma şüphesine ilişkin değerlendirmelerin de dikkate alındığı kaydedildi. Hâkimlik, "adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalacağı" kanaatiyle Geçek’in tutuklanmasına karar verdi. 

BU SÖZLERLE SAVUNMASINI TAMAMLADI

"BENİ TESLİM ALAMAZSINIZ"
"Çünkü bu ülkenin son sözünü hiçbir iktidar söylemedi, söyleyemeyecek.
Hiçbir makam söylemedi, hiçbir kişi söyleyemez, hiçbir mahkeme de söyleyemez.
Son sözü her zaman, daima millet söyledi, yine millet söyleyecektir.
Ve milletin o sözü Cumhuriyet'in temelidir.
Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.
Biz Atatürk'ün öğrencileriyiz. Cumhuriyet'in yılmaz bekçileriyiz. Demokrasinin sonsuz savunucularıyız.
Siz ne yaparsanız yapın, son sözü daima millet söyler, son hükmü daima ilahi adalet verir.
Ve hiç kimsenin şüphesi olmasın; adalet kazanacak, demokrasi kazanacak,
Cumhuriyet kazanacak, bu aziz millet kazanacak.
Ben kendimi hiç kimseye değil, aziz milletime emanet ediyorum.
Ne güzel söylemiş Hazreti Ali: "Eğer zalim ısrarla zulme devam ediyorsa, bil ki sonu yakındır. Eğer mazlum da ısrarla direniyorsa, bil ki zafer yakındır."
Ey halkım, Hazreti Ali'nin sözünü tekrar ediyorum: Eğer zalim ısrarla zulme devam ediyorsa, bil ki sonu yakındır.
Eğer mazlum da ısrarla direniyorsa, bil ki zafer yakındır.
Aziz milletimizi ve heyeti saygıyla selamlıyorum."

KAYNAKKoza TV